Bazı krizlerin medyanın ilgisini tam anlamıyla çekerken bazı krizlerin hayal dahi edilemez acılara rağmen gölgede kaldığı gerçek. Bu durumun sebebini hiç düşündünüz mü? Pek çok insani yardım çalışanına göre bu sorumluluk gazetecilerde, muhabirlerde, editörlerde ve program yapımcılarında. Medya çalışanları da benzer şekilde insani yardım çalışanlarının haber dünyasının gerçekliklerini anlamadıklarından yakınıyor. Bir kriz meydana geldiğinde gazeteciler ve insani yardım çalışanlarının el ele vermesi gerekiyor ancak geçmiş tecrübeler bu durumun her zaman böyle olmadığını göstermeye yetiyor. Bu yazımda Tim Large’in 2007 yılında yayımlanmış olan insani yardım ve medya çalışanları arasında ilişkiyi irdelediği bir makalesinden hareketle insani yardım kuruluşlarının medya ile ilişki kurarken faydalanabileceği hususlara değineceğim. Large, iyi niyetin iyi bir haber yapmaya yetmediği gerçeğini savunuyor. Eğer yardım kuruluşları yaşanan krizlerde daha fazla aktörün ve donörün ilgisini çekmek istiyorsa medya ile ilişkilerine yatırım yapmaktan kaçınmaması gerekiyor.
Güvenlik Konseyi’nin Sudan İçin Medya Aracılığıyla Harekete Geçirilmesi
2004 yılının Mart ayında BM’nin Sudan’daki üst düzey çalışanlarından Mukesh Kapila dünyanın ilgisini Darfur’da yaşananlara çekmenin zamanı olduğunu düşündü. O esnada Darfur’da toplu tecavüzler, cinayetler ve köylerin yakılması sebebiyle büyük bir kaos yaşanıyordu. Kapila ve ekibi yaşanan insan hakları ihlallerini 2003 yılından beri belgeliyor ve BM Sekreteryasına düzenli olarak raporluyordu. Bütün çabalarına rağmen Sudan hükümetine istediği baskının yapılmasını sağlayamadı. Uluslararası kamuoyu Sudan’daki 20 yıllık kanlı iç savaşı sona erdiren barış anlaşmasının bozulmasından korkuyor ve Sudan’ın iç işleri olarak gördükleri bu meseleye müdahelede gönülsüz davranıyordu.
Kapila üstlerine karşı gelerek ve BM’deki kariyerini riske ederek medyaya konuştu. “Bu bir etnik temizliktir, dünyadaki en büyük insan krizdir, dünya neden bu konuda bir şey yapmıyor bilmiyorum” dedi. Bugüne kadar Sudan’da kimsenin yapmadığı bir şeyi yapmıştı. 1 milyondan fazla kişinin yaşananlardan etkilendiğini, yüz binlerce kişinin öldüğünü ve 600.000 kişinin yerinden edildiğini söyleyerek dünyaya Ruanda’da yaşananları hatırlattı. Haftalar önce Ruanda katliamının 10. yıl dönümüydü ve bütün dünya ‘bir daha asla’ diyerek Ruanda’yı anmıştı. Kupila’ya göre Ruanda tekrar yaşanıyordu.
Bir anda dünya basını Darfur’da olanları gündemine aldı. Dünya genelinde gazete ve dergilerin manşetlerini Darfur kaplamıştı. Kapila kendisini röportaj üstüne röportaj verirken buldu. “Vermek istediğim mesajın ne olduğu konusunda çok çalıştım” dedi. Ona göre medyaya gitme kararı ‘iyi hesaplanmış bir stratejiydi’.
Stratejisi işe yaradı ve haftalar içerisinde medyanın haykırışı uluslararası bir aksiyona dönüştü. BM Güvenlik Konseyi 20 yılın ardından ilk kez Sudan’ı ele aldı. “Medyanın yardımıyla dünyadaki en güçlü devletlerin pozisyonunu tersine çevirmeyi başardık” dedi Kapila. Güvenlik Konseyi’nin bu kadar hızlı harekete geçtiği görülmemişti.
Kapila’nın ifşası günümüzde yardım kuruluşlarının her gün yapmaya çalıştığı ancak genellikle de başarısız olduğu şeyin dramatik bir örneğidir: ‘İnsani krizleri gündeme taşımak’. Kapila’nın bu başarısında bir gazeteci gibi düşünmesinin rolü vardı. Gazetecilerin ihtiyacı olan her şeyden önce dolgun bir hikayeydi. Kapila bunu onlara verdi ve hikayesini dikkat çeken rakamlarla ve Ruanda benzetmesiyle süsledi.
Kapila bu girişiminde başarılı olmuştu ancak milyonlarca insanın acı çektiği sayısız kriz nasıl oluyordu da dünya gündeminde yer bulmayı başaramıyordu? Bu soru pek çok yardım çalışanına oldukça tanıdık gelecektir. İşin gerçeği şu ki insanların çektiği acıların çoğu haber olmuyor.
BM iletişim sorumlularına göre bir insani hikayenin medyada kendine yer bulması için çok ‘sansasyonel’ olması, ölü ve yaralı sayılarının üst düzeyde olması ve yaşananların ‘kıyamet senaryolarına’ benzemesi gerekiyor. Günümüzde büyük mülteci krizleri büyük ölçüde bu tanıma uyuyor denebilir. Basın mensuplarına göre , yardım çalışmaları -hayati olmakla birlikte- oldukça sıradan. Bir gıda kolisi dağıtımını veya su kuyusu açılışını herkesin ilgisini çekebilecek bir habere dönüştürmek için çok büyük bir hayal gücü gerekiyor. Her sansasyonel hikayenin de gündemde kendine yer bulamayacağı ihtimalini de kabul etmek gerekiyor.
2004 Yılında Hint Okyanusunda Yaşanan Deprem ve Tsunami
Bazen bir acil durum herkesin umduğundan daha fazla gündemde kendine yer bulabiliyor. 2004 tsunamisi bunun en iyi örneği. Tarihte hiçbir doğal afet uluslararası medya tarafından bu denli kapsanmamıştı ve de bireyler ve hükümetlerden bir krize böylesine bağış yapmamıştı. Eğer yardım kuruluşları medya ile ilişkilerinde daha efektif olmak istiyorlarsa uluslararası arası medyanın nelere dikkat edeceğini iyi anlamaları gerekiyor. Bazı araştırmalar şunu göstermektedir: Pek çok yardım kuruluşu medya ile ilişkileri ve iletişim stratejileri konusunda profesyonellik konusunda sınıfta kalmaktadır.
Neden Önemli?
Her yıl yayınlanan Küresel İnsani Yardım raporuna göre 2005 yılında insani yardıma tahmini olarak 18 milyar dolar harcanmıştır. ABD’nin 2005 yılındaki askeri harcamalarının tutarı 571.6 milyar dolardır. Aynı sene Wilma, Rita ve Katrina kasırgalarının ABD’de açtığı hasar 166 milyar dolar seviyesindedir. Rakamların ışığında insani yardıma harcanan 18 milyar doların o kadar da büyük bir rakam olmadığı anlaşılabilir.
Dünya genelinde binlerce insani aktörün pay almaya çalıştığı pastanın büyüklüğü budur. İhtiyaçların sınırsız kaynakların ise oldukça kısıtlı olduğu bir atmosferde medyanın ilgisi insani yardım aktörleri açısından büyük önem taşımaktadır. Her ne kadar medya ilgisi somut bir çıktının garantisini vermese de medya tarafından tamamen unutulmuş ve ihmal edilmiş olmak da oldukça can sıkıcı bir durumdur.
Sınır Tanımayan Doktorlar’ın (MSF) 2006 yılının en az raporlanmış 10 krizi raporunda Orta Afrika Cumhuriyeti, Çeçenistan, Sri Lanka, Kongo, Somali, Kolombiya, Haiti, Hindistan’ın yanısıra tüberküloz ve yetersiz beslenme krizleri yer almaktadır. Yapılan bir araştırmaya göre MSF’in belirlemiş olduğu 10 kriz ABD’nin en büyük televizyon ağlarının akşam haberlerinde 2006 yılı boyunca (toplam 14,512 dakika) sadece 7,2 dakika yer almıştır. Rapordaki beş ülkenin haberlerde bahsi dahi geçmemiştir.
Medya ilgisinin gelen bağışlara direkt etkisinin olduğu kesin olarak söylenemese de ikisi arasında bir bağlantı olduğu muhakkak. 2006 yılında MSF’in tespit ettiği ve eksik raporlanan ülkelere yönelik yapılan insani çağrılar da yetersiz kalmıştır. Yardım çalışanlarının ‘CNN Etkisi’ olarak isimlendirdikleri fenomen budur: Yalnızca televizyonlarda dramatik bir şekilde kendisine yer bulan krizler donörlerin ilgisini çekmektedir. Medya sıradan insanlara insani krizler ile görsel açıdan etkileşime geçme imkanı vermektedir.
CNN etkisini pek çok krizde görmek mümkün. 2000 yılında 800 kişinin öldüğü ve 1.5 milyon insanın etkilendiği Mozambik’teki sel felaketi havadan çekilen helikopter görüntüleri ve sel sularının üzerindeki bir ağaç parçasında doğan Rosita bebeğin görüntüleri sayesinde bütün dünyanın ilgisini çekti. BM Mozambik için 166 milyon dolar toplamayı başardı. Hindistan’da gerçekleşen bir süper kasırgaya müdahale için 10,000 insan ölmesine ve 12 milyondan fazla insanın etkilenmesine rağmen toplanabilen fon miktarı 23 milyon dolarda kaldı.
Dünya genelinde İngilizce yayın yapan 200’den fazla gazetenin incelenmesiyle yapılan bir araştırmaya göre 2004 yılındaki tsunami 6 hafta içerisinde ihmal edilmiş on krizden daha fazla gündeme gelmeyi başarmıştı.
Medyanın ilgisi hükümetlerin ve kurumsal donörlerin bağışlarını her zaman garantilemiyor ancak özellikle bireysel bağışçılar üzerinde çarpıcı bir etkisi var. Televizyonlarda yayınlanan dramatik görüntüler bireysel bağışçıların en önemli motivasyonu arasında. Kendi vatandaşlarından geri kalmak istemeyen hükümetler de bu vesileyle bu yarışa katılıyor.
Medyanın ilgisi ve donör davranışları konusunu biraz daha derinlemesine incelemek gerekirse 2002 yılında Danimarkalı sivil toplum kuruluşlarının ön ayak olduğu bir araştırmanın sonuçlarına bakmamız gerek. Bu araştırmaya göre bir krize yönelik insani yardımın seviyesini birbirine eşit üç faktör belirliyor. Birincisi medya ilgisi, ikincisi donörlerin politik ve güvenlik çıkarları, üçüncüsü ise hangi yardım kuruluşunun bölgede olduğu. Medya yalnızca güvenlik kaygılarının olmadığı durumlarda karar vericileri direkt olarak etkileyebiliyor. (Olsen 2002)
2006 yılındaki bir başka araştırmada, Keşmir depremi, Stan ve Katrina kasırgaları, tsunami, Bam depremi ve Darfur krizini incelendiğinde şu sonuçlara ulaşılıyor: Batılı ülkeler için insani bir krizin medya tarafından kapsanmasının ön şartı çıkarlar. Ayrıca medyanın ilgisini çekmede ekonomik çıkarlar insanların çektiği acılardan daha önemli bir rehber. Müdahalenin zamanlamasını, seviyesini ve açısını belirleyen faktörler de politik. (Franks 2006)

Donör davranışlarını politik endişelerin etkilemesi yardım dünyası için yeterince kötüyken bu durumun insani krizlerin medya kapsamını da etkiliyor olması yaraya tuz basmak manasına geliyor. Afganistan, Somali ve Irak gibi döneminin en büyük krizlerinin insani yanının ihmal edilmesindeki en büyük sebep aynı krizlerin jeopolitik ve güvenlik yanlarının medyayı yeterince meşgul etmesiydi. Bu durumun bir sonucu olarak ‘unutulmuş’ insani krizler listesiyle karşılaşıyoruz.
Fotoğraf: IWMF/Matthew VanDyke
(Devamı gelecek)